Kawhi Leonard Philly’e karşı o son saniye basketini attığında bunun NBA playoff yedinci maçlar tarihindeki ilk son saniye basketi olduğunun farkında değilim. Aslında gün, özel olduğuna dair işaretleri daha önceden vermişti benim açımdan.

Part-time olarak çalıştığım mağazada (Toronto’da kira ödemenin zorlukları) gelecek iki haftalık çalışma saatlerimi aldığımda serideki ilk maç daha yeni oynanmıştı. Yani maçların saatine göre müdüre istek yapma imkanım yoktu. Philadelphia’daki altıncı maçın devre arasında seri son maça kalacağını belli ettiğinde hemen çalışma saatlerime bakıp maç saati ile çalışma saatimin çakışıp çakışmadığını kontrol ettim.

Maça gitmek için çalışma arkadaşlarımdan birine benim yerime o gün çalışması için yalvarmayacağımı ya da müdüre yalan söylemek zorunda olmadığımı anlayınca rahatladım. Günün özel olacağına dair ilk işaret de buydu. Burada takvimi biraz geri sarıp, benim TrendBasket ailesine nasıl katıldığımdan ve NBA’in, iş başvurularımı nasıl etkilediğinden bahsetmem lazım.

Üç sene önce Toronto’ya öğrenci olarak ilk geldiğimde TrendBasket’in NBA maçlarını yerinden aktaran paylaşımları dikkatimi çekti. Doğuştan basketbola aşık olan yapımı anlatan ve iletişim fakültesi mezunu olduğumu belirten bir mail ile kapılarını çaldım. Pardon, laf alışkanlığı ile mail dedim, yeni dönemin iletişim aracı öncelikleri gereği önce Twitter’da DM’den yürümüştüm kendilerine. Sonrasını tabii ki mailler aldı ve 2015-2016 sezonun sonlarına doğru kendimi, boynumda ismim, soyismim ve TrendBasket yazılı akreditasyon kartı ile Oklahoma City Thunder maçı sonrası soyunma odasında Russell Westbrook’un bir metre yakınında buldum.

Atakan Murzoğlu – TrendBasket

İki sezon LeBron tarafından playoff’ta umutlanamadan bile elenince, üstüne de okulumu bitirip iş arama evresine geçince yeni sezona çok da fazla zaman ayıramayacağımı düşünüyordum. Zaten sezon bittiğinde takımdan, takımdaki oyuncuların da pek ümitli olduğunu zannetmiyorum. Torontolu taraftarlar bile üstlerine atılan “kaybeden” sıfatını yavaş yavaş kabül edip ona göre konum almaya başlamıştı. Ancak önce LeBron ayrıldı, kendisini modern basketbolun katillerinden ilan ettiğim Koç Casey gitti ve takıma elit-mega-ultra-hiper-über bir süperstar geldi.

Yani, yeni sezon öncesi yine bir umut doğdu bu deli gönüllere.

Okul bitip iş aramaya başlandığında (keşke okul bitmeden başlasaydım pişmanlığını kenara bırakıyorum) aklın bir köşesinde “NBA maçlarına engel olsun ama çok da fazla engel olmasın” düşüncesi oluştu. Bu hezeyanla başvurularımı önce Raptors’ın salonu olan; değişen adıyla Scotiabank Arena, eski adıyla Air Canada Center’a yakın yerlere yaptım. Amacım hem kariyerimdeki bu geçiş döneminde kiramı ödeyebilmek hem de TrendBasket için NBA muhabirliğine devam edebilmekti.

İşte, 12 Mayıs günü, Scotiabank Arena’ya yürüme mesafesinde olan iş yerimde 15:00’te biten mesaime böyle geldik. Maç sabahında Kanadalı çalışma arkadaşım Crystal’dan “Herkes kaybedeceğimizi düşünüyor ama umarım kazanırız.” iyi dileğini alıp iş yerinden çıktım. Günün özel olduğuna dair bir diğer işaret; mesai bitimi ve  saat yedide başlayacak maç arasında diğer yedinci maçı izlemek için gittiğim yan sokaktaki cafenin garsonu İranlı kızın ”Senin için TV ekranında Denver-Portland maçını açabiliriz.” teklifi oldu. Telefon ekranından kesik kesik takip etmek yerine, günün ilk yedinci maçını büyük ekranda izledim. Kahvemi bitirip, Mana’ya teşekkür edip salona yürüdüğümde bize medya kartlarımızı veren Kolombiyalı stajyer genç Gabriel ile masa başında klasik maç sonu tahminimize geldi sıra.

İkimiz de bu serinin yedinci maça kalacağını en başından beri söylüyorduk. Her selamlaşmamızın ardından, “Orlando Magic genç takım ama fazla zorlanmayız” ya da “Ben Simmons’ı durdursak da Butler esas problem” gibi iki basketbolseverin ayaküstü yapabileceği klasik muhabbetleri yapıyorduk. Bu maç ise ben Sixers’ın o ise “kesinlikle Raptors’ın kazanacağını” ileri sürdü. Burada çok kısa olarak teknik analiz maskesini takmak istiyorum; Philly’nin ana planı Raptors’dan daha iyiydi. İlk beşin tamamından yüksek katkı alıyorlar ve hastalığını atlatmış Embiid ile geliyorlardı bu maça. Raptors ise ilk beş kısaları dahil hiç bir kısadan vasat skor katkısı bile alamamıştı seri boyunca. Biz bunları birbirimize açıklamaya çalışırken masanın yanında, medya-hakem-takım üçgeninde çalışan çok sempatik ve her daim sakin orta yaşlı Kanadalı abla ise yine aynı sakinliği ile konuşmamızı dinleyip ses bile etmedi. Eğer Toronto’nun iç saha maçlarını televizyondan izlediyseniz Toronto bençinin biraz sağ tarafında, hakem/istatistikçilerin olduğu masaya yakın yerde onu sürekli görebilirsiniz. Stajyeri başka yerlere koşturdukları zaman maç sonu istatistik kağıtlarını medya görevlilerine kendisi dağıtıyor.

Bu arada playoff’ta turlar ilerledikçe medya ilgisi artmış, seride maçlar geçtikçe en üst seviyeye çıkmıştı. Normalde kullandığımız medya odası artık yedek haline gelmiş, tüm masalar daha büyük alana taşınmıştı. Takımların ısınmaya çıkma düzenleri bile değişmiş, milli marşlar dahi beş dakika geç okunmaya başlamıştı. Maç öncesi saha içinde sürekli gördüğüm simalardan olan, her daim t-shirt üzeri sıfır kol yelek giyen fotoğrafçı abi de yine görevini büyük bir ciddiyetle yapıyor, panyanın arkasında olan kameranın tutunduğu yerleri merdivene tırmanmış şekilde bir kez daha kontrol ediyordu. Bir şeylerin artık çok daha ciddi olduğunu hissedebiliyordunuz. Sezon boyunca maç öncesi bulabildikleri kısa sürede medya odasında yemek yerken sürekli gülüp kahkaha atarken gördüğüm asyalı top toplayıcı iki kız bile ciddiyetle yemeklerini yiyordu. Havada bir değişiklik olduğu çok belliydi.

Günün özel olduğuna dair bir diğer işaret: Normalde maç saatine yarım saat kala biten medya odasında ki pizzalardan iki dilim kalmıştı. Pizza elimde üst kattaki yerime çıktım.

Bir İspanyol gazeteci ve siyahi gazetecinin yanında yerimi alıp maçı izlemeye başladığımda oldukça sakindim. Tekrar teknik maskeyi takmak istemiyorum ancak belirtmem lazım: Raptors sezon boyunca yaptığının üstüne playofflarda da bazı maçlara kafa olarak gelmeyince beni kendisine küstürmüş, daha da önemlisi “NBA finali oynayabilir” imajını sildirmişti. O yüzden bu maçı kazansak bile Bucks tarafından tokatlanacağımızı düşündüğüm için sakindim.

Dakikalar ilerledikçe kalbimin çarpma hızı yavaş yavaş kendini belli eder seviyeye geldi. Maç içinde hem Sixers hem Toronto maçı kopartacak momentumu yakaladı ancak hiçbiri bir türlü farkı gerektiği kadar açamadı. Son altı dakika hangi takım iki hücum üst üste sayı üretse karşı taraf mola almaya başladığında artık bizim aldığımız oksijenin de ağırlığı epey artmıştı.

Atakan Murzoğlu – TrendBasket

Medya bölümünde “tarafsız” sıfatıyla kalp atışlarını makul düzeyde tutmak için derin derin nefes alıp verenler, yüzüne su vuranlar, sandalyesini geri itip derin bir “sanırım dayanamayacağım” çekenler… Bu arada parkede Kawhi el üstü şutları atmaya devam ediyor, Butler ise son hamlesini oynuyordu. Müthiş savunma ile 01:15 kala farkı dört sayıya çıkarsak da herkes kendini uzatmalara hazırlamıştı. Kaçınılmaz beş dakika artık gelip çatmıştı. Birçok kişi için dört saniye kala gelen son mola laftan ibaretti. Hatta ben, top Kawhi’ye geldiğinde sert bi ikili sıkıştırma yapacaklarını ve zor bir atışa mahkum olacağımıza adım gibi emindim. Ama bu şehrin mahkumiyeti değil, artık bir süperstarı vardı. Bütün salon nefesini tuttu. Tek ses topun tepede Kawhi’ye gittiğini gören benden çıkan “NO!” sesi oldu. Kawhi topu aldı, salon nefesini tutmaya devam etti, Kawhi topla birlikte sağ tarafa doğru gitti, salon nefesini tutmaya devam etti, Kawhi ikili sıkıştırmada Embiid’in üstünden şutunu kullandı, salon nefesini tutmaya devam etti, top çembere değdi, yukarı sekti, yana sekti, salon nefesini tutmaya devam etti, top bir daha sekti, bir daha sekti ve salon kükredi. Adeta bütün bir şehir, tüm dünyaya “kaybeden” olmadığını kanıtlamışçasına havaya zıpladı. Makus kader değişmişti, herkesin yenileceğini düşündüğü anda Toronto kazanmıştı.

Medya olarak izlediğimiz yerde normalde maç bitmeden kalkanlar, yazısını yetiştirmek ya da soyunma odası kapısına zamanında varmak için erken gidenler olurdu. Bu sefer hiçbiri olmadı. Bütün herkes beş dakika boyunca ayakta kalıp parkeye ve birbirine inanamayan gözlerle baktı. Basket girince istemsiz bir şekilde gömleğinin kolundan tutup sarstığım İspanyol kendine çeki düzen vermiş, maç boyu Gasol’ün niye post-up oynamadığını sesli şekilde sorgulayan siyahi abi son düdükten sonra ilk cümlesini ‘wow’ diye edip laptopunu kaldırmaya başlamıştı.

Geceyi özetleyen olay ise, maçtan sonra Furkan Korkmaz ile röportaj yapmak üzere Sixers soyunma odasına giderken koridorda karşılaştığım orta yaşlı Kanadalı abla ile göz göze gelip hiçbir şey demeden sadece aynı anda gülümseme/kahkaha arası birbirimize bakış atıp yürümeye devam etmemiz oldu.

Ertesi gün Türk arkadaşlarımın Instagram paylaşımıma mesaj atıp “Bu maça gittiğin için çok şanslısın.” demeleri de tabii ki önemli. Ancak benim için tarihe tanıklık etmek demek şu:

Maçtan sonraki gece o şutu YouTube’da tekrar tekrar izliyorum. İlk gördüğüm fotoğraflarda da dikkatimi çekmişti gerçi: Kawhi şutu atıp emmi oturuşuna geçtiğinde önce Embiid’in önünden çekilen, ardından onlarla birlikte diz çöken top toplayıcı kız. O kızı her ısınma öncesi Torontolu oyunculara top dağıtırken, maçtan önce medya odasında ayak üstü yemek yerken ve maç esnasında sahayı silerken görüyordum. Şut girince havaya zıplayıp elindeki havluyu deliler gibi sallaması çok şey anlatıyor.

İşte o kızın bir anlığına kendini kaybeden sevinci, maç sonu Gabriel’in omzuma vurup kendinden emin bir şekilde “Bucks’a karşı şansımız var” demesi, T-shirt üstü sıfır kol yelek abinin, büyülü anın gazına gelip önce şutu izlemesi ama top çemberden geçtikten sonra mesleğini hatırlayıp hemen kadrajına uzanması, iş yerinde Crystal’ın beni gördüğünde sarılıp, ”O şut girdiğinde ağladım.” demesi.

Bir şehir derin uykudan uyanmış gibi…

Özü çok kültürlülük olan göçmen şehri Toronto’yu; İranlı, Türk, İspanyol, Kolombiyalı ve Kanadalının aynı şey için heyecanlanıp aynı şey için sevinmesinden daha iyi anlatan bir olay olamaz diye düşünüyorum.

Ben sanırım gerçekten tarihe tanıklık ettim, NBA playoff tarihinde yedinci maç son saniye basketi dışında bir şehrin kaderinin değiştiğini gözlerimle gördüm.

Teşekkürler basketbol, teşekkürler Kawhi.

Atakan Murzoğlu

1990 doğumluyum. Maltepe Üniversitesi Sinema-televizyon bölümünden mezun olduktan sonra Türkiye film ve dizi sektöründe geçen 1 yılın ardından 2017 yılı itibariyle Toronto'da film okulunda eğitim görmekteyim. Kanada film sektörüne ucundan da olsa girip tutunursam ne mutlu bana.

Website: http://twitter.com/atakanmu

1 Comments

  1. Orhan Murzoğlu - 16/05/2019

    Atakan, duygularını,heyecanını ve TORONTO şehrinin zafer şarkılarını ustalıkla ifade etmişsin.KUTLARIM. Makalen oldukça sürükleyici ve bir o kadar da heyecan vericiydi. Bundan sonra da başarılı yazılarına devam edeceğine inanıyoe ve sevgilerimi iletiyorum

Bir yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir