Orijinal metin: “Furious George”, George Karl, HoopsHype

Çeviri: Buse Nur Küçe, TrendBasket


George Karl’ın koçluk hayatı boyunca yaşadıklarını, karşılaştığı ve başa çıkmayı başardığı karakterleri, anılarını anlattığı kitabı “Furious George” kitabından yayımlanan kısa bir bölüm, bir koçun gözünden oyuncuların egolarına kısa bir bakış.

İlk önce Kenyon patlak verdi.

Bir arada iyi bir oyun ortaya koyabilecek bir takımı yaratmak için oyuncularımı ve onların motivasyon kaynaklarını tanımaya çalışıyorum. Lider kim? Kim lideri doğru şekilde takip edebilir? Takipçi oyuncular genellikle küçümsenirler ancak bence en az lider oyuncular kadar önemliler. Ve kimin otoriteye baş kaldırma ihtimali var? Kim özgüvenli ve kim kendini gizliyor? Hangi karakterler birlikte en iyiyi oluşturabilirler?

Uzun forvetimizin hayatım boyunca koçluk yaptığım en kendine güvensiz ve en toy oyunculardan biri olduğunu biliyordum.  Kenyon Martin, Güney Dallas’ta fakir bir çocuk olarak büyümüştü. Anne ve babası ayrıydı. Annesiyle yaşıyordu, annesi iki ayrı işte çalışıyordu. Hem kekeleyerek konuştuğundan, hem de ten rengi farklı olduğundan arkadaşları onunla acımasızca alay ediyordu. Diğer çocuklar onun yeterince siyahi olmadığını düşünüyordu, bu yüzden ondan hep Sarı Çocuk diye bahsediyorlardı. Tüm bunlar bir kabus gibi çöküyorken üzerine, o tüm bunlardan uzaklaşıp sığınacağı güvenli yeri sporda, özellikle lise ve AAU basketbolunda buldu. The Univercity of Cincinnati onun haklarını kazanmayı başarmıştı. 2000 yılında birinci sıra draft hakkı Brookyln’deydi ve Nets, Kenyon’ı seçti.

Siniri, nabzını kontrol edemeyişi, tribünlere tuhaf bir şekilde oynaması gibi nedenlerle Kenyon kendisini bir “göz korkutucu” olarak tanımlıyordu ve defalarca ama defalarca oyundan atılmışlığı veya ceza almışlığı vardı. 2001-2002 sezonunda aldığı para cezalarının toplam değeri 345.000 dolardı ve bu saçma sapan rakam onu, 2002 finalleri sırasında Sports Illustrated’e kapak yapmıştı. Derginin başlığı ise “Kötü Çocuk”tu ve şöyle devam ediyordu: “Nets’in Pervasız Oyuncusu Playoffları Hedef Aldı.” Benim Nuggets’a gelmemden önceki sene oraya takas oldu. Sözleşme bedeli yedi seneliğine 93 Milyon dolardı.

Hadi hikayeyi birazcık ileri saralım, 2006 playofflarına kadar gelelim. Ona koçluk yaptığım bir buçuk yılın ardından Kenyon’ın çok iyi bir basketbolcu olduğunu biliyordum. Ribaund alabiliyor, koşabiliyor ve savunma yapabiliyordu. Kenyon’ın sade hücum anlayışı Carmelo’nun gösterişli oyunu ile uyumlu bir tezatlık yaratıyordu. Ancak dizleri ciddi sorun yaratmıştı, o sezon otuza yakın maç kaçırdı. Clippers’a karşı oynadığımız serinin ikinci maçında soyunma odasındayken, ilk yarıda sadece yedi dakika oynadığı için söylenmeye başladı:

“İkinci yarıda oynamayacağım.”

“Oynamayacaksın?” dedim.

“OYNAMAYACAĞIM. İşitme cihazına mı ihtiyacın var?” diye karşılık verdi.

İkinci yarı başladı, Kenyon yoktu. Bir süre sonra tünelde göründü. Kafasına bir havlu sardı ve maç bitene kadar bir heykel gibi benchte oturdu.

Maçı kaybettik ve seriyi de kaybetmek üzereydik. Sergilediği itaatsizliğe çok sinirlenmiştim. Aynı zamanda da düşünüyordum: daha önce kim böyle bir şeye tanık olmuştur? Ama şunu da biliyordum ki eğer ben de aynı öfkeyle üzerine gitseydim durumu daha da kötüleştirirdim. Gary Payton’la, yaklaşık bir sene süren bir ortak nokta bulma sürecinin sonuna gelene kadar nasıl birbirimizle kanlı bıçaklı durumda olduğumuzu hatırladım. Bu adamla çalışmam gerektiğini, sürekli onu anlamaya çalışmam gerektiğini biliyordum.

Kenyon’a takıma ve koça yapmış olduğu bu saygısızlığı görmezden gelemeyeceğimizi söyleyerek sonraki iki maç için ceza verdik. Ancak maçtan sonraki basın toplantısında gayet sakindim. Kenyon’ın egosunun üstündeki yükü, suçun bir kısmını üstlenerek azaltmıştım:

“Kenyon’ın zor bir sene geçirdiğini biliyorum. Koçluğuma, oyun süresine, dizlerine… Birçok şeye kızgın olduğunun farkındayım. Bu başarısızlığın bir sorumlusu da benim, sonuçta ben de bu ilişkinin bir tarafıyım. Bence bu durumdan daha iyi şekilde geri dönebiliriz, umarım o da aynı şekilde düşünüyordur. Bence Kenyon inanılmaz iyi bir oyuncu ve çok sevdiğim rekabetçi bir ruhu var.”

Belki de bu tarz değişik tip oyuncuları idare etmekte giderek iyiye gidiyordum. Ancak sonra bir başkası çıktı: Carmelo.

O durumu da bu kadar iyi kotarmış mıydım? Dürüst olmak gerekirse Carmelo hakkındaki sorular bir süre sonra beni çok yıprattı. Bazen onun hakkında konuşmaktan o kadar bıkardım ki, ellerimi kaldırıp “Açıkçası Carmelo’nun ne yaptığını bilmiyorum ve umursamıyorum” derdim.

Carmelo birlikte çalıştığımız altı yıl boyunca benim için tam bir çıkmazdı. Hayatım boyunca koçluğunu yaptığım en iyi hücum oyuncusuydu.  Fakat aynı zamanda insanları kullanan, sahne ışıklarına bağımlı ve bu ışıkları paylaşmaktan hoşlanmayan bir karakterdi.

Hatta, fazlası da var.

Gerçekten savunmadaki isteksizliği sigortalarımı attırmıştı. Rakip oyuncuyu durdurmak için yapılması gereken sert ve pis işleri denemeye bile yanaşmıyordu. Benim hayalim –muhtemelen her koçun da hayali- en iyi oyuncumun aynı zamanda takımın lideri de olmasıydı. Ancak Carmelo oyunun sadece bir tarafında oyuna her şeyini verdiği için, her ne kadar çok istediğini söylemiş olsa da Nuggets’ın lideri olamazdı. Ona koçluk yapmak savunma yetenekleri üzerinde çalışmak ve karakterini dengelemeye çalışmak anlamına geliyordu. Carmelo’yu çözmeyi denemek zorundaydım, tüm düşündüğüm nasıl ondan daha fazla faydalanabileceğim sorusuydu.

Carmelo, West Baltimore’da fakir bir çocuk olarak büyümüştü. Babası o iki yaşındayken öldüğünden annesiyle tek yaşıyorlardı. Yaşadığı semtteki uyuşturucu ve şiddet olayları da düşünülünce, o dönemki çevresi adeta bir savaş alanı gibi hissettirmiştir. Ama tıpkı Kenyon gibi o da güvenli sığınağı oyun parkındaki potanın altında bulmuştu. Çok çalışma, yetenek, beceri ve şanslı genetiği sayesinde Carmelo kendini önce bir özel lisede, oradan da bir AAU takımında buldu.

Dikkatleri üzerine çekmesi ise AAU maçlarından birinde, Vegas’taki Adidas Big Time Turnuvasında, maç başına 25 sayı ortalama tutturmasıyla oldu. Carmelo’nun hakları için yaşanan savaşı da Syracuse kazandı. Kolejde bir sene oynadı ve bir NCAA şampiyonluğu kazandı. Nuggets’la 19 yaşındaki bir çaylak olarak imzaladığı sözleşmesi beş sene, 80 milyon dolar değerindeydi.

Çok yetenekli bir çocuktu. Eğer ligin en çok ribaund alan oyuncusu olmayı veya NBA’in kendi pozisyonundaki en iyi savunmacısı olmayı kafasına koysaydı, ikisini de yapabilecek potansiyeli vardı.

Ancak hem Kenyon’ın hem Carmelo’nun taşıdıkları yük çok ağırdı: Birden kazandıkları onca para ve onlara nasıl birer beyefendi gibi davranmaları gerektiğini gösterebilecek bir babalarının olmaması. Ben ailemle bir arada, güvenli ve orta halli bir banliyöde büyüdüm. Lisedeyken adeta ikinci bir babam olmuştu. Koçum tanıdığım en ahlaklı ve saygın insanlardan biriydi ve hiçbir zaman kim olduğumu karıştırmama sebep olacak kadar çok para kazanmamıştım. Benim geçmişimle, Carmelo ve Kenyon’ın geçmişlerini karşılaştırdığımda yaşadığımız ufak problemlerin gayet doğal olduğunu görebilmiştim.


Orijinal kaynak | Furious George: My forty years surviving NBA divas, clueless GMs, and poor shot selection


Excerpted from FURIOUS GEORGE. Copyright © 2017 by George Karl. Reprinted with permission from Harper, an imprint of HarperCollins Publishers.

Bir yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir