”Hey, sen şu Patrick Patterson mısın? Hani şu Raptors’ta oynayan? | #tribune

2
5479
Photo by Vaughn Ridley/Getty Images

Buradaki buz gibi havada ilk kez kaybolduğum zamanı asla unutmayacağım.

Sacramento’dan takas edildiğimin birkaç hafta sonrasındaydı ve telefonumdaki Google Maps uygulaması doğru düzgün çalışmıyordu. Telefonların soğuk havalarda donabileceğini bilmiyordum, benim hatam. Toronto’nun merkezinde, daireler çizip duruyordum. Sokak boyunca bir yöne doğru iki dakika yürüyüp etrafıma bakındıktan sonra harita geldiğim yönü gösterip, iki dakika daha yürümem gerektiğini söylüyordu. Hatırlatmam gerekir, o zamanlar gardırobum hala tam olarak kış mevsimine hazır değildi, dolayısıyla orada iliklerime kadar donuyordum.

Tam vazgeçmek üzereydim ki, bir adam bana doğru gelip hafif utanarak: “Hey, sen Patrick Patterson mısın? Hani şu Raptors’ta oynayan?” diye sordu.

Başımı salladım.

Benden hiçbir şekilde ne bir fotoğraf ne de bir imza istedi. Yaptığı ilk şey, bana teşekkür etmekti. Bana takımın şehre yaptıklarından ötürü teşekkür etti.  Bana sadece Toronto’yu bu kadar iyi temsil ettiğimizden dolayı ve bu kadar iyi oynadığımız için beni ne kadar takdir ettiğini söyledi. Mesele şu ki, bunun ne kadar saf ve temiiz olduğunu söyleyebilirdim. Sözlerini, içtenlikle kast ederek söylemişti.

Sonra durdu ve bu soğukta burada ne yaptığımı sordu.

Ona sokağın aşağısında olduğunu düşündüğüm bir yere ulaşmaya çalıştığımı ancak kaybolduğumu söyledim. Bana nereye ulaşmak istediğimi sorduğunda, “Tamam, işte şuradan gideceksin” dedi. Sonrasında ise bu yabancı, 20 dakika uzaklıktaki mesafeyi, sıfır derecenin altındaki havada benimle birlikte yürüdü.

Düşünüyorum ki tam o zaman, ikna olduğum zamandı. İyi bir takım olduğumuzu biliyordum ancak işte tam o zaman bu takım için gerçekten kazanmak istediğimi anladım. Burası, kazanmaya değecek bir yerdi.

Burası, Kuzeydi.

“TANK* FOR WIGGINS” pankartlarını hatırlıyor musunuz?

Ben kesinlikle hatırlıyorum.

Buradaki ilk maçımı hatırlıyorum, yarı boş durumdaki tribünlere bakarken o pankartları tüm salonda gelişigüzel fark edebiliyordum.

Diğer takımlarda oynarken, Toronto’ya bir yolculuk gördüğümüzde pasaportlarımıza ihtiyacımız olacağını fark etmiştik. Ayrıca kolay bir galibiyet elde edeceğimizi de düşünürdük. Toronto maçları, ilk beş oyuncuları için iyi bir dinlenme fırsatıydı. Raptors’ın saygı görmediğinden değildi ancak varsayılmıyorlardı bile –ki bu daha da kötü. Sanki, “Ah evet, Toronto’nun hala bir takımı var, değil mi?” gibiydi.

2013’te buraya ilk takas edildiğimde, konferans şampiyonluğu bir yana kimse playoff’lara çıkmak hakkında bile konuşmuyordu. Bu yeniden inşa edilmeye hazır bir franchise gibiydi. Dışarıdan birinin perspektifi ile, niçin olduğunu anlıyordum. Kimse Raptors’ın doğru yöne gittiğinden bahsetmiyordu ancak sonra, herkesin takımın en iyi oyuncusu olarak gördüğü Rudy Gay’i takas ettiler. Ellerinde bu takastan geriye kalan isim ise bendim.

O zamanlar 7-12’lik bir galibiyet oranımız vardı ve pek iyi görünmüyorduk.(tabii şu tanking pankartlarını kaldıranlardan değilseniz)Taraftarlar artık açıkça usanmıştı. Bütün franchise usanmış gözüküyordu. En çok da soyunma odasındaki çocuklar usanmıştı.

Basitçe, kimliği eksik olan bir takımdık.

O yüzden, insanların bizim kaybetmemizi başarıyla özleştirmesi çok da şoke edici değildi.

Aslında kadroya yakından bakarsanız orada bir yetenek olduğunu görebilirdiniz. Veteran ve gençlerden oluşan harika bir karışımımız vardı ama ortak bir noktamız bulunuyordu: hepimiz çok açtık. Çoğumuz için bu, ikinci ya da üçüncü kez bir takımla bağlı kalma şansıydı. Bundan sonra, daha fazlası karşınıza çıkmıyor. O yüzden biz de duvardaki yazıyı gördük. Biliyorduk ki hiç birimiz, eğer sezon dışında kadroyu gözden geçireceklerse güvende olmayacaktık. Bundan dolayı, kaderimizi kabul etmek yerine bu işi yapmaya karar verdik. Birbirimiz için oynamaya başladık.

İlk dönüm noktası, Dallas’ta oynadığımız zaman, oraya gelişimden birkaç hafta sonra gerçekleşti. Dallas kazanmak için her zaman zorlu bir yer ancak Mavericks’i oynadığımız oyunla uzatma sonunda devirmeyi başardık. Bu galibiyet biraz gözümüzü açtı. İki gece sonra, Oklahoma City’e geçtik ve Thunder’ı yendik.

Sanıyorum ki o zaman çocuklar gerçekten bir şeyin peşinde olabileceğimizi düşünmeye başladılar. Bunlar, kötü takımların yenebileceği türden maçlar değildi. Bizim başarımız, bazı takım taraftarlarının draft’ta üsr sıralara yükselme umutlarını mahvetmiş olabilir ama bizi harekete geçirdi. Her top için canla başla mücadele edersek diğer takımlarla rekabet edebileceğimizi gördük.

2013 ten itibaren Raptors takımına baktığınızda, -özellikle de bu senenin takımına- en büyük ortak noktamız, hepimizin Toronto’da ya da başka kaybeden bir takımda oynamış olmamızdır. O yüzden hepimiz, bu ligi kazanmanın ne kadar zor olduğuna saygı duyduk ve kaybetmenin ne kadar kötü hissettirdiğini düşündük. Bu yüzden, birlikte daha iyi olduğumuz gerçeğini takdir ettik.  Eğer bireysel olarak istatistiklerimizi şişirmeye çalışsaydık, eninde sonunda bireysel olarak kadrodan tek tek elenirdik. Ama birlikte? Gerçekten güçlü basketbol takımlarını yenmeye başladık.

Olay Kyle ve Demar’ın kontrolü ele almalarıyla başladı. İlk başta hepimiz için garipti ,çünkü hepimiz için farklıydı. Takımın geri kalanı kendi rolünü keşfetmek ve onlara uymak zorunda kaldı. Diğer takımlardayken topa daha çok temas eden oyuncular, oyun tarzlarını değiştirmek zorunda kaldılar. Kulağa kolay bir şey gibi geliyor ama gerçek şu ki bu seviyede oyuncuların egolarını dizginlemek ve onları bir adım geriye çekmek hiç kolay değil. Bu fikri, kazanan bir basketbol takımı olabileceğimizi düşünerek adapte ettik ve çok zaman geçmeden bütün şehir bu fikre adapte oldu.

İlk sene, salondaki uğultuyu duyabiliyordunuz. Şehirde daha fazla ilan panoları vardı. Sportsnet’i çevirdiğimde Leafs’ten başka bir şey konuşulduğunu görüyordum. Taraftarlar, üzerlerine formalarımızı giyip evlerinde çılgınca davranmaya başladılar. Ardından, gittiğimiz deplasman tribünlerinde gittikçe daha fazla kırmızı renk görmeye başladık. Tanrım, Kanadalılar tribündeki en gürültülü insanlardı. Hey, bir Kanadalının heyecanlanmasını istemezsiniz. Amerika’da ulaşılması illegal olan bir ses yüksekliğine ulaşıyorlar. Bu, gerçeküstü.

İşte o zaman gerçek kimliğimiz ortaya çıkmaya başladı.

Anlamaya başladık ki, dünyadaki en havalı şehirlerden birisi için oynuyorduk. Ama sadece Toronto’yu temsil etmiyoruz, Kanada’yı temsil ediyoruz. Eğer bizi göremezden geliyorsanız, bu umurumuzda değil. Kanadalılar Amerikalılar tarafından görmezden gelinmeye alışkınlar. Yine de bu, bizim sizi yenemeyeceğimiz anlamına gelmiyor. Oynadığımız zaman , hafife alınmamamız gerekiyor. Burada konuşmak için bulunmuyoruz. Biz, ezmek için buradayız.

Hayır, biz sizin sıradan basketbol takımlarınızdan değiliz.

Biz, Kuzeyiz.

Geçen sene Lou Williams sözleşmeyi imzaladığında, hücumumuz yeni bir boyut kazandı. Harika bir yıl geçirdi, ligdeki En iyi 6. adam ödülünü aldı. Dürüst olmak gerekirse, en büyük başarısı bu değildi.

Soyunma odasında, antrenmanda, otobüste, hatta kulağımızda kulaklıklarımız varken bile büyük ihtimalle çoğumuzun 6 Man’i (Drake’ ait şarkıya bu bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz) dinlediğimize inansanız iyi olur. Artık biraz hava atabiliyorduk. Maçlar kazanıyor, tribünleri hareketlendiriyorduk. Gençtik ama çok çalışarak başarılar elde ediyorduk. (We were young but making millions to work the night shift – 6 Man şarkısından bir bölüm)

Geçen sene playoff’lara çıktığımızda, biraz ses getirmeyi düşünüyorduk. Sanki bütün sezonu bir adım ileri taşımış gibi hissediyorduk.

Bir anda hepsi sona erdi.

Dördüncü maçtan sonra, süpürüldükten sonra; Demar ve Kyle takıma bir konuşma yaptı. Bir daha asla bunun olmasına izin vermeyeceklerini söylediler. Ancak bu hissi kabul etmemiz gerektiğini, hatırlayıp seneye daha güçlü olmamız gerektiğini söylediler.

Üzgün değildik. Hayal kırıklığına uğramamıştık. Kızgındık. Gösterdiğimizden daha iyi olabileceğimizi biliyorduk. Bu, bizim bütün sezon boyunca oynadığımız basketbol değildi. Bu, bizim taraftarlarımızın hak ettiği bir performans değildi.

Yaz geldiğinde, kimse hangi hamleyi yapması gerektiğini bilemiyordu ancak draftlar açıklanmaya başladığında, kartlar ortaya dökülmüştü. Adamım Greivis Vasquez takas edildi. Sonra Lou serbest kaldı. Amir de başka bir yerle sözleşme imzaladı. Bir anda, buraya geldiğim adamlar, artık takımda değildi.

Buradan çıkarılan mesaj basitti: Playoff’lara çıkmamız yeterli değildi. Kazanmamız gerekiyordu.

Bu sezona da işte bu düşünceyi getirdik. Artık kimsenin yanına gizlice yaklaşmayacaktık. İnsanlar oynayabildiğimizi biliyorlardı. Herhangi bir takım bize karşı en iyi oyununu oynasa bile, onları yenebiliyorduk. Bu sene farklı bir takım ve özel bir yıldı.

All-Star maçlarını burada oynadık, Demar ve Kyle’ın parladıkları yerde. İlk defa 50 den fazla maç kazandık ve takımın şehirle olan ilişkisi başka bir seviyeye yükseldi.

Toronto hakkındaki favori şeyimi bilmek ister misiniz?

Şehrin etrafında yürümek ve bir sürü farklı yüz görmek. Farklı kültürler. Daha önce bu şehirde hiç bulunmamış insanlar aslında şehrin gerçekten ne kadar çeşitli olduğunu bilmiyor.

Kentucky’de oynarken, tribünlere baktığımda %70’inin beyazlardan oluştuğunu görürdüm. Hepsi harika taraftarlardı -kolej basketbolundaki en iyi iç saha- ama yine de, benim alışkın olduğum şey buydu.

Raptors maçında, tünelden çıktığımda, tabii ki de beyazları da görüyorum ama Asyalıların, Afrikalıların ve Pasifik Adalıların yanında. Hepsi, aynı formayı giyiyor, aynı takımı destekliyor.

Bu, görmesi çok güzel bir şey dostum.

Şehir ve takım olarak çeşitliliğimiz, en güçlü taraflarımızdan birisi.

Bu, bizim kadromuza bile yansımış durumda. Ben batı Virginia’danım. Kyle ise bizim inatçı Philledalphia’lımız. Bir de Luis var, Arjantinli efsane. Eğer ortaya düşen bir top varsa, Kongolu Bismack büyük olasılıkla topu kontrol eden ilk isim olacaktır. Jonas ise ortamızdaki en büyük taş, o da Litvanyalı.

Bir de Torontolu Cory var. Bu takımı yukarılara çıkarmak için evine geri dönen çocuk.

Biz, “Biz Kuzeyiz” dediğimizde Amerika’dan insanlar ne demek istediğimizi anlamıyor olabilirler ama biz biliyoruz.

Bu, bizim herkese karşı olduğumuz anlamına geliyor. Bu, bize hak ettiğimiz tanınmayı göstermeseniz bile ,bizim sizin saygınızı kazanacağımız manasına geliyor.

Bu serinin birinci maçına doğru ilerlerken taraftarların bilmesini istiyorum ki, bu takımın enerjisi ve odağı geçen senekinden tamamen başka bir noktada. Kaybetmekten korkmuyoruz. Kazanacağımız için heyecanlıyız.

Playoff zamanı maçlara gelin, size bunu kanıtlayacağız. Size bunun garantisini veriyorum.

Taraftarlarımıza, şu ana kadar yaptıkları ve bizim için bu yıl serilerde yapacaklarınız için teşekkür ederim. Hepinizi Jurassic Park’tan duymak istiyoruz. Hepinizi bütün York’tan Oakville’e, oradan da Thunder Bay’e kadar duymak istiyoruz. Sizi bütün Montreal’den Vancouver’a kadar işitmek istiyoruz.

Biz, 35 milyon Kanadalının kendi takımlarına tezahürat ettiklerini duymak istiyoruz.

Biz dünyaya Toronto’nun sadece bir basketbol şehri değil, dünyadaki en iyi basketbol şehri olduğunu göstermek istiyoruz.

Çünkü Biz Kuzeyiz.

Bu ne mi demek?

Hepinize göstereceğiz.


  • Yazının Türkçe çevirisi Ezgi Yazıcıoğlu tarafından yapılmış olup, gerekli düzenlemeleri Murat Akcan gerçekleştirmiştir.
  • Patrick Patterson’ın The Players Tribune için kaleme aldığı ‘The North’ yazısına bu bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.

2 YORUMLAR

  1. Motive edici unsurları harika kullanmış Patterson. Aynı Zaman’da Kanadalı insanların spora bakış açılarını harika lanse etmiş. Eğlenmek icin yola çıkıp, gönüllerince destekliyorlar takımını. Bu harika! Kuzey işte.. 🙂

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz