Bir Mehmet Okur Yazısı

Başlık sizi aldatmasın. Bir kariyer değerlendirmesi ya da saygı duruşu olmayacak bu yazı. Kişisel bir yazı olacak. Belki de başlık “Mehmet Okur ve Ben” olmalıydı. Çok da önemi yok aslında. Hikayeye ben ile başlayalım. Mehmet Okur çok geçmeden dahil olacak.

1987 Bursa doğumluyum. Şu an 1.89 boyundayım. İlkokulda biraz daha ortalama üstüydüm ya da sınıfımdakiler ortalamanın altıydı bilemiyorum ama altmış küsür kişi arasında ya en uzun ya da ikinci en uzundum. Beni görenlerin ve akrabaların “bu çocuk basketçi olacak galiba eheheh” geyiklerine sık sık maruz kalıyor ve çok yetenekli olmamama rağmen basketbolu seviyordum. Tabi ki daha ilkokul dördüncü sınıfta dershaneye gitmeye başlayan bir çocuğun basketçi olmak için pek vakti olmuyordu. Yine de size basketbolculuğa ve aynı zamanda Mehmet Okur’a en yakın olduğum dönemi anlatacağım.

Hafızam kötüdür ama sanırım dördüncü sınıftım. Sene 1997 olmalı. Sınıfa Oyak Renault Spor Kulübü’nü temsilen iki abi girdi. Altyapı için çocuk bakıyorlarmış. Ayağa kalkmamızı istediler ve herkes ayağa kalktı. Söylemiştim, uzundum biraz. Beni ve iki arkadaşı daha “sen, sen ve sen” diyerek seçtiler. Basketbol oynamak ister miyiz diye sordular ve bu kadar. Alınmıştım. Yeteneksiz olmamın o yaşımda çok da bir önemi yokmuş zira “boy olsun da varsın odun olsun zaten biz onu yontarız” diye düşünülüyormuş. “Hay hay” dedim hafta sonu antrenmanlara gitmeye başladım.

Oyak Renault’un antrenman sahası şehir dışında -en azından benim çocukluğumdaki Bursa’da- yer alan fabrika bölgesindeydi o yüzden okuldan servis kaldırılıyordu. Okul benim mahallemde olmadığı için hafta sonları okula dolmuşla gidiyor, okuldan da servisle antrenmana gidiyordum. Hatta bir gün evden biraz da geç çıkmamın etkisiyle ucu ucuna, tam servisin hareket saatinde okula varmış, arkasından bir sokak boyunca bağırarak koşmama rağmen servis beni duymamış ve yoluna devam etmişti. Eve ağlayarak döndüm ama bu olay içimdeki basketbol aşkını söndürmedi.

Servisi yakalamayı başardığım günlerden birinde antrenman sonrası takım arkadaşımla beraber soyunma odasına yollanırken iki tane “çok uzun abi” gördük. O zamana kadar hayatımda gördüğüm en uzun insanlardı ve küçücüktüm. Durumu zihninizde canlandırmak için yine Mehmet Okur’un oynadığı sen kazana düştün reklamını gözünüzün önüne getirebilirsiniz. Bize gülümsediler. Sonra şöyle bir diyalog geçti:

-Abi senin boyun kaç?
-2.08
-Adın ne abi?
-Mehmet.
-…

Bu diyalogu hiç unutmuyorum. 2.08 dediğine eminim. Sonradan soyadının Okur olduğunu da öğrenecektim ama o sırada Tofaş forması giyiyor olacaktı. Neyse, ben birkaç hafta sonra koçun hafta içi antrenmanlarına da gelmemizi istemesi sonucunda devam ettiğim dershaneyi de göz önüne alarak “benden bu kadar” demek zorunda kaldım. Oysa lisans bile çıkaracaklardı, kısmet değilmiş. Böylece oyunculuktan izleyiciliğe transfer olmuş ve ömür boyu mukaveleye imza atmıştım.

Şimdi hepimizin ihtimamla takip ettiği oyuncular vardır. Tribünde ayrı gözle izleriz, istatistik kağıdına bakarken önce onun istatistiklerine bakarız, transfer olursa “Hay Allah, yeni takımında ne yapacak acaba” diye dertleniriz. İşte o oyuncu benim için demin okuduğunuz diyaloğun tahmin edilebilir etkisiyle Mehmet Okur olmuştu. Tofaş, Efes Pilsen, Milli Takım derken Yalova doğumlu Bursa basketbolunun yıldızı basamakları birer birer çıkıyor ve ben onu izlerken çocuk halimle gururlanıyordum. Boyunu soranlara 2.08 diyordum. E yani, ilk ağızdan bilgiydi. Boyu azıcık uzamış bile olsa benim için 2.08 kaldı hep. Özellikle Tofaş’ta ve Efes’te maçlarını izlerken her oyuna girdiğinde “benim adam” oyuna girmiş oluyor, attığı her sayıda, çektiği her ribaundda ayrı bir mutluluk hissediyordum. Centilmen ve efendi mizacı da karakterimle uyuşuyor, o oynadıkça ben gurur duyuyordum.

Başarı hikâyesi burada bitmiyordu. Mehmet Okur NBA’e gidiyor, ben şampiyonluk yüzüğünü takışını sabah 3’te 4’te kalkarak izliyordum. Milli takım tatsızlıkları benim için zerre önemli değildi. Asla kızmıyordum (zaten suçlu da bulmuyorum ama o ergen genç halimle bile hiç kızamadım). Yetmiyor, önemli bir rol oyuncusundan versatil bir NBA uzununa evriliyordu. O da yetmiyordu, All-Star oluyordu. 10 yaşında çocukken başı göğe değiyormuş kadar uzun olduğunu hissettiğim o güler yüzlü abi ülke basketbolunun bireysel olarak zirvesine çıkıyordu.

Sanırım sadece Oyak Renault’ta değil tüm Türkiye’de, 10 yaşında küçücük bir çocuk olarak boyunu ve adını sormak için daha iyisini bulamazdım. Anlatayım istedim.

Okan Yılmaz
@afkaramazov

2 YORUMLAR

  1. Based on the many posts like Danny’s about Ronnie Price, and conversations I’ve had with svearel Jazz fans, I think Price has become the most overrated player on the Jazz. His sweet dunks and the fact he played for a local college seem to make fans ignore that he can’t shoot, can’t run the point, and can’t defend. On defense, since he is incapable of running the point, Price is forced to guard opposing 2-guards, meaning he’s giving up at least 3 inches to whoever he guards. He makes some pretty incredible shots at times, mostly because those are the only shots he can get and even a blind squirrel finds a nut now and then. Opposing teams lay off of him defensively knowing he won’t make an outside shot, meaning he will be well-covered when he drives, forcing him to throw up acrobatic shots. Sometimes those shots go in and he’s Diamond Jeweler of the game, but as Kevin pointed out, his overall shooting percentage is awful. The Jazz are better served when they only have to use Price during garbage time. Now, obviously I’m a CJ fan, but he hasn’t done much to help his cause this season after a promising playoff run last season. I’m more disappointed in CJ this year than in Price because Price has so many limitations to his game.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

İlgili Haberler