Spor iletişimi ve verimlilik – Lüks değil şart

Spor iletişimi ve verimlilik | VERİMLİLİK LÜKS DEĞİL, ŞART!

Daralan ekonominin basketbola etkileri ürkütücü seviyelere ulaştı. Bir şeyler yapmak gerek.

Bir Not

ÖNSÖZ: Buradaki ilk yazımla ilgili çok güzel tepkiler aldım; onlar da bu ikinci perdenin motivasyon yakıtı oldu. Biraz motivasyona ihtiyaç duyduğumuz günlerdeyiz malum, konuşacağız aşağıda ama öncelikle kocaman bir teşekkür… Bilirsiniz, bu tip yazılar biraz ateşten gömlektir. Günün sonunda oturduğunuz yerden bir şeyler karalayıp aksiyonun içindeki kimselere –naçizane– salıklar verdiğiniz algısı oluşabilir. Ben bilakis bundan kaçınıp daha ziyade teşhis odaklı gitmiştim. Gelen tepkiler de buna vurgu yapan müteşekkir reflekslerdi. Mutlu oldum, var olun.

Spor iletişimi ve verimlilik

Türkiye’deki herkes gibi basketbol da bugün ekonomiyi konuşuyor ve korkarım bu uğultu, lafla sözle sınırlı kalmayacak. Geçtiğimiz haftalarda TL’de yaşanan değer kaybının basketbol ekonomisine yansımaları itibarıyla, kötü olasılıkta kulüplerin kapandığını, kötünün iyisinde ise bugünkü bütçelerle kurulmuş kadroları uzunca bir süre bir daha izleyemeyeceğimizi kabullenip eskilerden aşina olduğumuz, yeni ama tanıdık (BSL’nin TBL adıyla anıldığı daha eski zamanlar gibi) bir dönemle yüzleşmek zorunda kalacağız gibi görünüyor.

Kimseye pozitif bakış açısı soslu ahkamlar kesmeyi istemem. Kim bilir insanlar bu kaosun içerisinde nelerle cebelleşiyor? Herkesin kendince güç bir hali varken genel geçer teoriler çalışmaz. Çalışacağı kabulüyle söylenmiş ya da yazılmış pozitif saçıntıları da hiç sevmem. Lakin bazı ana prensipler de bundan münezzehtir. Her ne olduysa oldu. Eğer kulübümüzü kapatıyorsak bu sekmeyi de kapatabiliriz. Ancak devam diyeceksek oturup ağlayacak halimiz yok. Göğüslememiz gerekeni düştüğü yerden tutup kaldırmaya bakacağız.

Bugün biraz bunu konuşacağız. Önce biraz hafızamızı tazeleyelim.

Fenerbahçe
euroleague.net

Bir zamanlar…

2016-17 sezonu… Döviz kuru bugüne nazaran bir hayli (USD 3,5, EUR 3,7 seviyesi) düşük, BSL’de yabancı sınırı kalkmış, lig dört takımla EuroLeague’de, dört takımla EuroCup’ta ve iki takımla da EuroChallenge’ta temsil ediliyor. EuroLeague Final-Four’un yanı sıra FIBA EuroBasket 2017’ye ev sahipliği yapacağız ve bir aksilik olmazsa o Final Four’da Fenerbahçe, üst üste dördüncü kez yer alacak (sonra kazanacak); Anadolu Efes de bir o kadar umut vadediyor. Galatasaray hemen sonra Darüşşafaka’nın da kaldıracağı EuroCup’ı Abdi İpekçi’de taze kaldırmış. Ticari bir marka olma stratejisi geliştirip ayrı bir direktörlükle temsil edilen ligin kalkınması adına –özellikle dijital kanallarda ve belli başlı birkaç kalemde daha- halen yenilmesi gereken kırk fırın ekmek olsa da BSL, ticari kanatta güçlü, sportif kanatta da NBA’e bir bir oyuncu gönderen rekabetçi bir test ve gelişim platformu hüviyetini günden güne inşa etmekle birlikte ESPN’de çıkan bir makalede ‘NBA’den sonra dünyadaki en iyi üç ligden biri’ olarak (diğerleri EuroLeague ve ACB) gösteriliyor.

Böyle konforlu zamanlardan korkarım. Zira eğer kovadan sorumlu iseniz musluk akarken sahip olduğunuz sorumluluk daha yüklüdür. O dönemde federasyonda vazifeli olduğum için ulu orta dillendiremiyorum ancak ajandamda hep aynı endişeye yönelik aksiyon planları var: Hareket alanımız varken bir şeyler yapmamız gerek. Yunanistan’ın, İtalya’nın toparlanması, Fransa’da artan ilgi ve yatırımlar, Almanya’nın sınırlı ama devamlı görünen istikrarı ve FIBA-ULEB kavgasının gittiği yön pek iyi şeyler fısıldamıyor. Bununla birlikte 2013’te ABD ve FED’in faiz artırarak 2008’deki Mortgage krizi sonrası dünyaya bolca sunup saldığı dolarları geri çağırmasıyla başlayan dalga, kendi sınırlarımız içerisindeki politik seyirle de birleşince usul usul yükselmeye başlayan, pamuk ipliğine bağlı bir döviz grafiğimiz var. Bugünleri çok mu arayacağız? Kafamdaki bu deli sorular yüzünden, adımın inceden deliye çıktığının da farkındayım ama düşünmeden de edemiyorum: İleride her ne gelecekse elimiz güçlüyken buna hazırlanmamız gerek.

5 yıl sonra…

Zor zamanlar güçlü adamlar yaratır. Güçlü adamlar iyi zamanlar yaratır. İyi zamanlar zayıf adamlar yaratır ve zayıf adamlar zor zamanlar yaratır. Bu tarihi döngü içerisinde, Türk basketbolu olarak bilin bakalım döngünün hangi aşamasındayız?

Bu döngüyü sadece çok sevdiğim bir gerçeklik olduğu için söyledim. Yoksa kimseyi suçlayacak ya da yüceltecek değilim. Kabul etmemiz ve odaklanmamız gereken gerçeklik şu ki işin zor zamanlar aşamasına geldik ve devamında ne olacağına dair teoriler bir süre daha havada uçuşup durmaya devam edecek. Hangisinin haklı çıkacağını zaman gösterir ancak bugüne dair idrak ve kabul buyurmamız gereken şey Türkiye’nin ve Türk halkının artık çok daha üretken ve verimli olması, üretmenin artık bir lüks ya da ayrıştırıcı bir meziyet değil, radikal bir gereklilik haline geldiğidir. Bu basketbolda ve genel olarak spor yönetimine de böyle yansımak zorunda. İşin sportif tarafında kadro maliyetlerini optimize eden, daha verimli bir scouting’in başını çekeceği çok fazla tedbir olmakla birlikte bu alanda uzman olmadığım için bu topa girmeyeceğim. Biz yine ticaret konuşacağız. Aslına bakarsanız ticarette de bu topa pek girecek değilim. Bu süreç, aramızda hep konuştuğumuz ancak kapalı kapılarla sınırlı kaldığı için bir türlü iyileşmeyen bazı yaralara parmak basmanın bahanesi olsun diyelim.

Konforlu şartlarda (ki iyi saydığımız zamanların bile borç/alacak dengesine bakıldığında burada konfordan söz etmek ne kadar mümkün bilmiyorum) süregelen şartları anımsayın. Türkiye’de spor sponsorlukları (genelde) nasıl işler? Araya politik parametrelerin de girmesiyle gelen katmanlar sayesinde genelde hatır, gönül işleri şeklinde ilerliyoruz. Haritayı bir an için zoom-out edin ve spor sponsorluklara yerli ve milli parametrelerimizle değil, kitabi parametrelerle bakın. Bir marka, bir organizasyona ya da kulübe, yahut sporcuya neden sponsor oluyor? Ödenen bedelin bir karşılığı var mı? Varsa ne kadar verimli? Bu verim ne ile ölçülüyor? Bizim domestik parametrelerle yaptığımız sponsorluklarda maalesef bu soruların cevabı boş bırakılmaya bir hayli yakın. Bağış yapar gibi sponsorluk yapan markalarımız ve bağış kabul eder gibi sponsorluk alan kulüp ve organizasyonlarımız var. Bu her iki tarafı da küstürmekten ve sürdürülebilirlik olgusuna zarar vermekten başka ne işe yarar ki? Sayılarla ölçülüp tatmin edici raporlarla ispat buyurulan iletişim çıktılarına dönüşmeyen hangi sponsorluğun sürdürülebilir (ya da daha yumuşak bir ifadeyle tatmin edici) olma şansı var?

Haklarını yemeyelim, gayret gösteren ve bu sponsorlukları işletmeye çalışan samimi ve yetenekli profesyoneller var. 2001’de çekilen bir reklam filmini ve milli takım marşı haline gelmiş jingle’ı aradan geçen 20 seneye rağmen hala dillerimizde ve zihinlerimizde tutabilen işler çıkmıyor değil. Bir de iki kutbun ortasında yer alan, bir şeyler yapmış olmak için yapan, yaratıcılık fukarası bir orta grup var ki sormayın. Bazı reklam ve iletişim çalışmaları için ‘’Keşke hiç olmasaydı’’ diyoruz.

Çünkü maalesef markalar sponsorluk yatırımlarını takip etmiyorlar ya da verimli sonuçlar alabilecekleri profesyonellerle çalışmıyorlar. Ya da bir şekilde yanlış yönlendiriliyor ve kötü bir görüntünün iyi çıktılar verdiğine ikna ediliyorlar.

Kulüp ve organizasyonlarda da sponsorları memnun edecek, hikayelere gebe unsurlar yaratma çabası sıfıra yakın. Neyin nasıl yapılacağını artık ne olur konuşmayalım. Bugünün dünyasında bunu konuşmak taraftar tabanı için dahi yersiz. Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. Milyarlarca dolar cirosu olan NBA neden her hafta haftanın oyuncularını seçiyor? Neden sürekli ‘vay be’ dediğimiz istatistikler hesaplayıp çıkarıyorlar? Ne olur bir gün gözünüze bu konuyla ilintili bir algıda seçicilik gözlüğü takıp NBA League Pass ya da farklı bir kaynak üzerinden, Amerikan yayını ile bir NBA maçı izleyin ve hangi markanın, nereye ne şekilde entegre edildiğine bir dikkat kesilin. Kulüp ve organizasyonlar, sinekten yağ çıkarırcasına ürün ortaya koymuş ve sponsorlar, keselerine göre adil biçim ve sürelerle buraya yerleştirilmişler. Bu yıllardır böyle ve bu yüzden Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok diye özellikle söylüyorum.

Basketbol maçlarına davet ettiğim insanlardan basketbola yabancı olanları dikkatle izliyorum; zira bu insanlar (ki bunlara bilet, forma, TV yayını vs. satabildiyseniz başarılısınızdır, fan piramidinin tepe katmanındakilere herkes ulaşır. Tabandakini içeri çekebiliyor musun?) bir spor iletişimcisi için çok değerli notlar barındırıyorlar. Sordukları ilk soru genelde oyuncuların kim oldukları ve boyları, ülkeleri, yaşları gibi kişisel detaylar oluyor. Sıfır kilometre bir taraftarın dahi en çok merak ettiği bu cevapları kombine sahiplerine bile veremeyen kulüplerimiz var! Oyuncular bu filmin ana karakterleri, onları tanıtıp kanıksatamayacaksak neyin hikayesini yazacağız, hangi sponsora dönüp ne isteyeceğiz? Spor pazarlaması sadece LED’lerde dönecek logoları göstermekten mi ibaret? Onu bile gereksiz görenler, sözleşmeyle sabit hakkı olduğu halde kullanmaya yanaşmayanlar var.

Eğer takımınızın Şampiyonlar Ligi finalinde AC Milan’a karşı 3-0’dan maçı çevirip
3-3’e getirmesi ve devamında Avrupa Şampiyonu olması (oluyorsa zaten hikaye yaratmanıza gerek yok) gibi acayip bir şey olmuyorsa hikayeler yaratmak zorundasınız. Mucizevi bir sportif başarıya ya da yenseniz de yenilseniz de kuzu kuzu size gelmesini beklediğiniz taraftar vefasına yaslanma şansınız yok. Bir iletişim mekanizması kurun ve işletin. Emek yoksa, ekmek de yok; hele artık hiç yok.

Çok uzattım. Hülasa: Tüm bu süreçler kendi kendine olan şeyler değil. Normal şartlarda dahi değil. Bugünün anormal ekonomik şartlarında hiç değil. Ciddi ve yaratıcı profesyonellere ve daha, daha ve çok daha verimli çalışmaya ihtiyacımız var artık. Hikayeler yaratmaya, iz bırakmaya, ertesi gün bir yerlerde halen konuşuluyor olmaya ihtiyacımız var.  Sportif direktörlerimizin daha derin scout’lara, ticari direktörlerimizin de daha yaratıcı ve üretken beyaz yakalılara ihtiyacı var.

Tabii bunun için önce sportif ve ticari direktörlerimizin olması gerekiyor. NBA’den getirdiğiniz oyuncuyu ayağının tozuyla kulüp lokalinde okey masasına oturtarak haber oluyorsanız kapanan kulübünüz ve basketbol maceranız sonrası kariyerinizde iyi şanslar.

Sevgiler,

Ahmet Melik SUBAŞI

@ahmetmsubasi

Ahmet Melik Subaşıhttp://TrendBasket
2006 yılında kurduğu internet sitesi ve forum üzerinden dünyada ilk kez, bugünkü adıyla Basketbol Süper Ligi'ne (BSL) sağladığı canlı skor hizmeti ve ağıyla adını duyuran Ahmet M. SUBAŞI, geride kalan 15 yılı aşkın kariyer yolculuğu süresince çeşitli dergi, gazete, radyo ve TV kaynakları için çoğunluğu NBA ekseninde olmak üzere içerikler üretti. 2014’te NBA’in basın ağırlama programı kapsamında playoff ve finalleri yerinde takip etmek üzere ABD'ye davet edilen Subaşı, 2015-2018 yılları arasında Türkiye Basketbol Federasyonu'nda Medya ve İletişim Sorumlusu olarak görev alırken eş zamanlı olarak NBA'in Türkiye'deki iletişim ve içerik faaliyetlerine de danışmanlık yaptı. Halen “NBA Basketball School” ve “The NBA Exhibition” gibi global NBA operasyonlarının Türkiye ve Avrupa'daki faaliyetlerinde aktif roller alan Subaşı, TBF'deki iş geliştirme odaklı yaklaşımıyla TrendBasket'in de dahil olduğu dijital kaynakların basın tribünlerine akredite edilmesi gibi süreçlere öncülük etmişti.

Yazarın Diğer Yazıları

Marka sporcular yaratmak: Profesyonel kariyer yönetimi

Marka sporcular yaratmak: Profesyonel kariyer yönetimi 11 Nisan 2014… Keyifli bir cuma sabahı, ofisteyim. Ağzımda günün ilk...

Spor iletişimi ve verimlilik – Lüks değil şart

Spor iletişimi ve verimlilik | VERİMLİLİK LÜKS DEĞİL, ŞART! Daralan ekonominin basketbola etkileri ürkütücü seviyelere...

Basketbol iletişimi ve pazarlamasında dördüncü boyut

Sporda ve basketbolda 2021-22 sezonu, uzun zaman sonra nihayet ‘pandemiden azade’ bir biçimde başladı....