Podcast: Yasin Özdemir (@yasinozdemr) – Fırat Tepeli (@obirft)

Sam Hinkie göreve başlamadan önce Philadelphia 76ers, NBA’de vasatlığın kalesi olarak nitelendirilebilecek bir takımdı.

Eski okul bir karakter olmanın tüm niteliklerini taşıyan dönemin koçu Doug Collins, takımını da eski usül prensiplere göre oynatıyordu. Hatta, DeMarcus Cousins draft edilebilecekken takıma Evan Turner’ın seçilmesi için baskı yapabilecek bir yüreğe sahipti. Ayrıca, Jrue Holiday-Evan Turner-Thaddeus Young’tan oluşan takım çekirdeğinin başarı için yeterli olduğunu varsayıyordu.

Yukarı bahsettiğim tablonun değişmesi gerektiğinin çoktan farkına varmış olan takımın yeni sahipleri Josh Harris ve David Blitzer, acemilik dönemlerindeki Andrew Bynum hamlesinden de hiçbir katkı alamamış, üstelik vasat olan takımın içini daha da boşaltmışlardı. Genel menajer olarak; henüz Brooklyn Nets’i perişan etmeden önce Sixers’ta çalışan Billy King’ten sonra yönetimde istikrar sağlanamamış, NBA’in desteğiyle emektar Rod Thorn yönetici yapılmıştı. Artık takımın nöbetçi idari personeli haline gelen Tony DiLeo ile ilgili periyodik olarak görev değişikliği haberleri çıkıyor ve DiLeo; geçici baş antrenörlük ve genel menajerlik dahil ne iş verilirse yapıyordu.

Şehir olarak Philadelphia, NBA’in ufak pazarlarından biri olarak anılmasa da oyuncular için bir albenisi olmayan, kışların sert geçtiği Doğu Yakası’nda yer alıp abisi New York’un gölgesinden kurtulamayan bir yerdi. Dolayısıyla serbest oyuncu piyasasından önemli bir oyuncu ile anlaşıp bu kötü gidişe dur demek de bu şartlarda mümkün gözükmüyordu.

İşte bu ahval ve şerait içinde, daha sonradan Trust The Process kültüne dönüşecek dönemin başlangıcına karar verilmiş ve Sam Hinkie göreve getirilmişti. Yukarıda saydığım şartları düşündüğünüzde belki de ancak bu kadar radikal bir karar alınarak takımındaki kültür değişimi sağlanabilirdi. Süreç hiçbir zaman üst üste 10 şampiyonluk vaat eden bir plan olmadı. Fakat uzun vadede hep ligin zirvesine oynama ihtimalinin peşinden koştu. Bunun da temel yapıtaşının draft yoluyla kendi jenerasyonlarının en iyi oyuncularını takıma katmak olduğunu düşündüler. Drafttan bu oyuncuları almak ise art arda üst sıralardan oyuncu seçmeyi ve dolayısıyla birden çok sene ligin dibinde olmayı sindirmeyi gerektiriyordu.

Süreç boyunca takım alay konusu olmanın yanında; sosyal medyada en kuvvetli ekiplerden biri haline geldi, bir ölçüde hakkında en çok haber yapılan ana akım takımlardan birine dönüştü. Dolayısıyla takip edilmesi zevkli ama maçını izlemesi çile çektiren bir takımdı Philadelphia 76ers. Bu sezonki performans ile birlikte; hem izlemesi hem de sanal ortamda takip edilmesi en keyifli takımlardan biri haline geldi. Süreci en yakından takip etmeye çalışan iflah olmaz proses destekçisi olan ben ve arkadaşım Fırat Tepeli ile birlikte Sixers ana temalı bir podcast yapmanın ikimiz için de güzel olduğunu düşündük. İlk bölümümüzde genel değerlendirmele yapıp takımın son maçlarına odaklandık. Ayrıca Embiid’in eksiklerine, Sixers-Bucks rekabetine, playoff yarışındaki rakiplere, Saric’in takımdaki rolüne ve daha birçok başka konuya değindik. Umarım keyif alırsınız.

Yasin Özdemir

Website:

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir