Jason Kidd: 19 sezondan hikayeler

Yazı: Jason Kidd, The Players’ Tribune

Çeviri: Buse Nur Küçe, TrendBasket


Dirk’le alakalı dinlemeniz gereken bir hikayem var. 

Hall of Fame yüzünden aklıma geldi. Basketbol ile ilgili anılarım kafamda yeniden canlanmaya başladı. Geçtiğimiz birkaç ay boyunca insanlar sürekli yanıma gelip bana Hall of Fame seçilmiş olmak nasıl bir duygu?” diye soruyorlar. Aslına bakarsanız nasıl hissettiğimi anlatabilmek çok zor. Sonuçta çok duygusal bir durum, değil mi? Konuşmamız için sadece beş dakika süremiz var. Bir kariyeri beş dakikaya sığdırmak bana imkansız gibi geliyor. Ama sanırım en azından iki kelimeye kadar indirebildim. 

Kevin Bacon. 

Evet. Bazen kendimi basketbolun Kevin Bacon’ı gibi hissediyorum. Altı derecelik ayrılık.* 

Söylemeye çalıştığım şey şu aslında, kariyerimde geriye dönüp baktığımda sanki her birinde farklı rollerde yer aldığıma bir türlü inanamadığım farklı farklı filmleri izliyormuşum gibi hissediyorum. NBA’e harika bir dönemde gelmeyi başaracak kadar şanslıydım. Jordan döneminin sonuna yetişebildim. Kobe/Shaq’ın en iyi dönemlerine tanık oldum. LeBron’un ligdeki dominasyonunun başlangıcında da oradaydım. Ve son olarak da geçtiğimiz birkaç sene içerisinde hem bir oyuncu hem bir koç olarak Warriors döneminin başlangıcını ve kısaya dayalı basketbolun yükselişini gördüm. Bu takımların her birinde oynadığım rol birbirinden farklıydı ve beni şekillendirdiler. 

Bir çocuk olarak basketbola başladığımda kendime “her zaman oyunu öğrenmekle meşgul ol” demiştim. Phoenix’te bir çaylak olarak Kevin Johnson’ın yedeğiydim. Birkaç sene sonra ise Steve Nash benim yedeğim olan çaylaktı. Bunlardan birkaç sene sonra ise Nets’te oynadığım dönem, bu ikisi savunmak zorunda olduğum oyunculardı. Çocukken hep Gary Payton’ı kendime örnek aldım. Oakland’da bir efsaneydi. Çılgınca bir durumdu. Çocukken onun eskiden sürekli oynadığı parkta basketbol oynardım. Sonraki hatırladığım şey ise NBA’de onu savunan oyuncu bendim ve sürekli beni delirtmek için kulağıma bir şeyler fısıldayıp duruyordu. Tüm bu adamlar kariyerimi her açıdan şekillendiren isimlerdi.  

Bilirsiniz, Kevin Bacon. Bu derece bağlı hissetmek için muhteşem bir aile. 

Pekala, Dirk hikayesi. Hazır mısınız? Bence değilsiniz. 

2008’te Dallas’a, beni draft eden takıma döndüm. O zamana kadar takım çoktan Dirk’ün takımı olmuştu. On beşinci sezonuma giriyordum ve bu süreçte öğrendiğim bir ders varsa o da sürekli olarak diğer insanların tavsiyesini almam gerektiğiydi. Her zaman öğrenmeye çalışıp oyunumu geliştirmem gerektiği. O sezon Dallas’a geldiğimde biliyordum ki dış atışımı geliştirmek istiyordum. Ve Dirk bir üçlük makinesiydi. 

Antrenmandan önce bir gün yanına gittim.  

“Dirk, bana şut sırrını öğretmelisin.” 

Dirk sade ve uyumlu biri, değil mi? İnsanlar böyle düşünüyor. Fakat sizler onu komik, çılgın, Alman dahi yapan şeylerin yarısını bile görmüyorsunuz. O tabir neydi? Üstün zekâlı çocuk. Evet bu. Bu kelimesi kelimesine Dirk. Her neyse, Dirk bana şut konusunda çok detaylı ve çok yönlü bir ders vermeye başladı. Sanki kısa saçlı 2.13’lük bir adamın basketbol dersi verdiği bir ustalık sınıfındaydım.  

Ve size yemin ederim Dirk’ün bana verdiği tavsiye hayatımda aldığım en delice tavsiyeydi. O zamanlar bana hiç mantıklı gelmemişti fakat buna rağmen Dirk için dünyaları ifade ediyor gibiydi. 

Şimdi burada anlamanız gereken bir şey var. NBA’deki birçok oyuncu onlardan tavsiye istemenizle alakalı sorun yaşamaz ancak çoğumuz yaptığımız şeyi nasıl yaptığımızı detaylı biçimde açıklayamayız. Ama Dirk –sadece Dirk’e özel bu- sanki benim bunu sormamı bekliyormuş gibiydi. Her detayı tek tek anlatmaya başladı. 

“Parmaklarını böyle yerleştir. Dirseklerini böyle bük. Ayakların şu şekilde dursun. Top elinden böyle çıksın.” 

Söylediği her şey çok mantıklıydı. Her şeyi dikkatle takip ediyordum. Tam o anda yüzüne o ciddi ifadesini oturttu ve şöyle dedi: “Şut kullanmak için en önemli olan şey nefes almak.” 

“Tamamdır, Dirk. Anladım.” 

Devam etti: “Hayır, gözlerinden. Gözlerinden nefes almalısın.” 

GÖZLERİMDEN NEFES Mİ ALMALIYIM? 

Nasıl cevap vereceğimi bilemedim. Şut atmaya devam ettik ve Dirk sürekli kafasını sallayıp duruyordu. Belki de bana şaka yapıyordu? Evet, siz de benim gibi doğru tahmin ettiniz.   

Bu asla unutmayacağınız tarzda günlerden biri.  

Dürüst olmak gerekirse bu Dirk hakkında çok fazla şey anlatıyor. Sürekli olarak spor salonundaydı. Basketbola bir bilim gibi yaklaşıyordu. Her zaman alçak gönüllüydü. Muhteşem bir takım arkadaşıydı. Ve sahadaysa tam anlamıyla bir katildi. Bu hala beni güldüren bir hikaye. Çünkü konu buralara geldiğim zaman düşünüyorum da en çok özleyeceğim şey böyle hayranlık duyduğum takım arkadaşlarımla yaşadığım bu tarz anılar. 

Birkaç sezon sonra Dirk ve ben şampiyonluğa ulaştık. 

2011 Mavs takımı, oldukça güçlüydük. Bir ayaktakımı grubu. Bazen o takımı The Bad News Bears filminin NBA versiyonu olarak adlandırıyorum. Takımın Benjamin Button’ı olarak Jason Terry vardı. Tyson Chandler, Peja ve o dönem benim yedeğim olan J.J Barea da takımda forma giyen isimlerdendi. Shawn Marion bizdeydi, bizim aramızda “Muhafız” dediğimiz Brian Cardinal takımımızdaydı. Sürekli iş üstündeydi. Çok fazla tecrübeli ve yaşlı oyuncu vardı. O takıma bayılıyordum. Çünkü çok hareketliydik. Çünkü oynamayı seviyorduk.  

Glenn James/NBAE/Getty Images

Hiç kimse bizi şampiyonluğun favori adayı olarak göstermemişti. Heat’te LeBron, D-Wade, Bosh gibi isimler vardı, büyük üçlünün ilk senesiydi. Bizde ise Bad News Bears vardı. Ama asıl mesele de bu değil miydi zaten? Dünyadaki en yetenekli adamlar onların takımlarındaydı ama uyumu yakalayabilmek için bir sezona daha ihtiyaçları vardı. 

2011’den önce benim NBA finalleri geçmişim 0-2’ydi. Ben, hangi sene veya hangi konferans olduğu hiç önemli değil, konferans şampiyonu olmanın ne kadar meşakkatli bir süreç olduğunu zor yoldan öğrenmiştim. Çok zor. Yeteneğe, şansa, takım çalışmasına ve diğer her şeyin doğru anda, doğru şekilde ve bir arada işe yaramasına ihtiyacınız var. Haziran’a kadar ulaşabilmenin ve Haziran’da Shaq ve Kobe’ye veya Tim, Manu ve Tony’e karşı kaybetmenin nasıl hissettirdiğini ben çok iyi biliyorum. Her birine saygım sonsuz. Hala yaptığımız her şeyle gurur duyuyorum. 

Dirk ve ben sonunda yüzüklerimizi almıştık. Sürekli çalışan insanlardan oluşmuş bir gruptuk ve her şey çok doğru geliyordu. Sanırım o seriyi kazanmamızın temel sebebi sıkıntılı sürecin ve takım çalışmasının ne olduğunu çok iyi biliyor olmamızdı. 

Sebebi ya buydu ya da Dirk onlara gözlerinden nefes alma olayından bahsetmişti. 

Bildiğim kadarıyla bu durdurması imkânsız bir durum. 

Çaylak sezonumda Gary Payton beni “adamların” ligiyle tanıştırmıştı. 

Gary bir Oaklandlı, benden birkaç yaş büyük. Herkes daha Gary ismini yeni duyurmaya başlamışken bile onu ve şehirdeki çocuk basketbol ligini yöneten babası Al’i tanıyordu.  

Gary ile tanıştığımda o kolejdeydi, Oregon State forması giyiyordu. İçeri yepyeni ayakkabıları ve eşofmanıyla girdi. Daha o zamanlar bile çok konuşuyordu. Fısıldaması bile çok sesliydi. Beni her gördüğünde benimle konuşmaya özen gösteriyordu. Ya tavsiye veriyor ya da cesaretlendiriyordu beni. Minnettardım ama o zamanlar bunu yapacak kadar büyük bir isim değildi. 

NBA’e geldiğimde ise ilk karşılaşmamız benim çaylak sezonumda Seattle’da oldu. Arkadaş sayılmazdık ama birbirimizi eskilerden tanıyorduk. Maçta onu ben savunuyordum. Enerjiyle dolup taşmıştım. Bir pozisyonda benim yanımdan bastı geçti ve turnikeyi bırakmak için içeriye girdi. Ama ben onu yakalamıştım ve atışını blokladım.  

Harika bir histi. Tam anlamıyla moda girmiştim. Gary’e dönüp yüzüne doğru şöyle bağırdım: 

“Topunu da al ve çekil buradan!” 

Cümlem biter bitmez hata yaptığımı fark etmiştim. Benim tarzım değildi bu. Gary daha sonraki 11 sayısında isabeti buldu, postta sessizce benim üzerime oynuyordu. Asistan koçumla kenardan göz göze geldik, bana adeta “Bu adamı gaza getirmemen gerektiğini bilmiyor musun?” der gibi bakıyordu. 

Maçtan sonra Gary yüzünde bir gülümseme ve hafif yana doğru başını kaldırmış bir şekilde yanıma geldi: 

“İyi miyiz?” 

Bu maçı hatırladığını sanmıyorum ama ben o maçtan çıkardığım dersleri her zaman hatırlayacağım. Birkaç sene sürdü ama sonunda maçlarda duygularımı kontrol etmeyi öğrendim. O maçtan sonra maç içinde bu tarz diyaloglara çok sık girmedim. Gary gibi bazı adamlar için bu bir güç verici etken fakat benim için durum öyle değildi. Gayet gerçek bir olay çünkü bilirsiniz NBA seviyesinde bile basketbol öncelikle ve en önemli olarak kafada oynanan bir oyun. 

Kariyerim boyunca bazı muhteşem NBA takımlarında oynadım, sanki bir konuk oyuncu serisi gibiydi. Uğradığım her yerin ve birlikte oynadığım her insanın oyuna bakış açılarından bir şeyler çıkarıp kendi oyunuma eklemeye çalıştım. Basketbolda başarı olarak değerlendirdiğim şey sahada olabileceğim en oyun kurucu olmaktı. Basketbolu takım arkadaşlarım için kolay ve eğlenceli hale getirmeye çalıştım. Umarım bunu biraz bile olsa başarabilmişimdir. 

Hall of Fame’e, koçlarıma, taraftarların görmediği işleri yapan her yerdeki teknik ekip üyelerine, takım arkadaşlarıma… Kısaca basketbol kariyerim boyunca yolumun kesiştiği herkese teşekkür ederim. Gururluyum, minnettarım. Bu benim için büyük bir onur. Her şeyden daha da önemlisi, biliyorum ki çok şanslıyım. Bu kadar insan olmasaydı asla bunu başaramazdım. 


Orijinal kaynak | Stories from 19 Seasons – The Players’ Tribune

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir